Politika

Değişmeyen iki ve bir numara

Her hangi bir spor yarışmasının derecesinden, her hangi bir rejimin bir ve iki numarasından bahsetmiyorum!

Bahsettiğim memleket yönetenlerin yaklaşık bir buçuk yıldır ardı ardına verdiği “2. Kurtuluş savaşı“ ve bu savaşı canla başla verenlerin bir numaralı fobisidir.

“Kurtuluş savaşı“nın biri bitmeden diğeri sıraya giriyor ama numarası hep ikidir.

Herhalde mevzuyu hatırladınız: “2. Kurtuluş savaşı“! Habire “kurtuluş savaşı“ verir ama adı hep “2. Kurtuluş savaşı“dır!

Şöyle bir hatırlayın:

• “400 vekil“ ister, ortalığı biribirine katar, adı “2. Kurtuluş savaşı“ olur.

• Vatandaşına karşı tanklı toplu, uçaklı helikopterli, “yeraltı ve yerüstü“ güçlerinin dayanışması ile topyekün bir saldırı başlatır, adı “2. Kurtuluş savaşı“ olur.

• “550 yerli ve milli“ vekil ister, Ankara’nın göbeğinde barış ve demokrasi diyenler havaya uçurulur, adı “2. Kurtuluş savaşı“ olur.

• Kendi devletinin sınırları içindeki il ve ilçeleri yerle yeksan eder, yakıp yıkar, sivil/direnişci/ yaralı insanların toplandığı ve yardım beklediği bodrumları yerle bir eder, yine adı “2. Kurtuluş savaşı“ olur.

• Sonra komutasındaki ordunun en azından bir bölümü tarafından darbe yapılmak istenir. Kimin “vatansever“/“vatan haini“, kimin “şehitler tepesi“ne/“hainler mezarlığı“na gideceği dokuz on saat belirsiz kalır, pazarlıklar/biribirini satmalar, saf değiştirmeler vb. entrikalar sonucu (bence o dokuz on saatin belirleyici unsuru budur) Reis’in galibiyeti ilan edilir, bunun adı da bir kez daha “2. Kurtuluş savaşı“ olur…

Ve yeni bir “2. Kurtuluş savaşı“nın başlaması an meselesidir…

Anlayacağınız, her yeni başlayan bir öncekinin “2. Kurtuluş savaşı“ olmadığını, bunun bir hikaye olduğunu beyan eder ve “o bir yalandı“ tabelasını duvara asar!

Net olarak şu söylenebilir: Kurtulmadıkları, kendilerine kurtuluş aradıkları kesindir. Bu yüzden ülke bu zihniyetten kurtulmadığı müddetçe bu “2. Kurtuluş savaşı“larının sonu da gelmez!

İki numara için şimdilik bu kadar yeter!

Çünkü asıl mevzumuz bir numaradır.

ŞİMDİ DE BİR NUMARA

Ama numarası değişmeyen bu “2. kurtuluş savaşı“larının değişmeyen de bir hedefi, düşmanı vardır: HDP ve S. Demirtaş…
Kıyamet kopsa da, Dünya yıkılsa da, ülke yanıp kül olsa da hep “2. Kurtuluş savaşı“ verenin hedefi, düşmanı, alakası olsa da olmasa da değişmez.

Cengiz Çandar’a ait olan bir ifadeyi uyarlayarak söylemem gerekirse; ellerinde ülkeye, devlete ait verebilecekleri hiçbir şey olmayanlar gittiğinde “vatan hainliği“, her isteyen yandaşına/ortağına veya öyle görünene her istediğini verme “ustası“ olarak kendisi gittiğinde “vatanseverlik“ olan Moskova turundan dönerken çok kederlenmiş! 15 Temmuz’dan beri “dokunulmazlıkları ihmal ettik“ diye dert yanmış!

O dert yanar da, kenarda köşede kalmış ‘Reisçiliǧi’ bile șüpheli olan savcılar boş durur mu?

İkinci gün hemen müjdeyi verdiler: “Dert etme Reis, biz ihmal etmedik, 5 yıl hapis istemiyle iddianame hazırladık.“
Ve yeniden hortlayan fobiyi biraz yatıştırmak için iddianameler biribirini izliyor…

Evet, HDP ve S. Demirtaş “o zat“ için bir fobi halini almıştır. Yatarken de, kalkarken de, başı/kıçı belli olmayan kendi darbesini tamamlamaya çalışırken de, askerlisini püskürtüp sivillisini pekiştirirken de hep aklındadır, o fobi hep canlıdır…

Tabii, bu fobi ne yenidir ve ne de nedensizdir!

PAKET PAKET “DEMOKRASİ“ İLE GELEN FOBİ

Bu fobi bir değil, en az üç yıllıktır.

Hatırlayan hatırlar, bundan üç yıl önce Dünya Barış Günü vesilesiyle herkesin beklentisi 1 Eylül 2013 idi.

Demokratikleşme, Kürt, Alevi vb. sorunların çözülmesinin önünü açacak bir reform paketi bekleniyordu.

“Ha geldi, ha gelecek” derken, paket bir türlü gelmiyordu. O zaman bu nazı hayra ve şere yoranlar çoktu. Paket bir türlü gelmiyordu ama reklamı ve pazarlaması Eylül ayı boyunca sürdü.

Ve Eylül ayının sonunda paketten önce paketi tanıtma toplantısı geldi. Paketi tanıyanlar hayal kırıklığına uğradı ve “dağ fare doğurdu“ yorumlarını yaptı.

Bunun farkında olduğundan “Bu demokratikleşme paketi bir ilk değildir, bir son da olmayacaktır“ demeyi de ihmal etmedi.

O zaman bu paketin içeriğine ilişkin ciddi ve düzeyli eleştirilerden birini de BDP Genel Başkanı olan S. Demirtaş yaptı.

Bu eleştiri, bugün artık çekilmez hale gelmiş olan bir fobinin başlangıçı oldu.

Önce Kurban bayramı arifesinde yokladı, sonraki günlerde bayram namazından çıkarken “çok açık, net“ konuştu: “… BDP, verdiği mesajlarla adalet bakanlığımızla arasını açmamaya gayret etsin. Eğer verdiği mesajlar, bu dozda gidecek olursa, bu sefer Adalet bakanlığı ile arasını açar, böyle bir görüşmenin ipleri kopar. Bunu bir defa çok açık, net söylemek zorundayım. Çünkü böyle sınırı aşan ve tahrik kokan mesajlara hükümet olarak biz de ‘evet‘ diyemeyiz.“

Yani beni böyle eleștirmeyin, ne dersem kabul deyin, ne verirsem öpün bașınıza koyun demek istiyordu.

Eee, haklı olarak cevap “Ak Parti ile aramızda siyasi nikah yoktur. Bundan sonra da hak ettikleri her yerde en sert eleştiriyi, en haklı muhalefeti partimizden görmeye devam edeceklerdir“ olunca, İmralı Heyeti’ni kastederek “hükümet istediğini gönderir, istediğini göndermez (…) Herkes haddini bilecek“ diyerek, heyetten S. Demirtaş’ı veto etti.

Bu durum o zaman medyaya “Erdoğan’ı kızdıran/eleştiren kostere binemiyor“ şeklinde yansıdı.

Gidiş o gidiştir, S. Demirtaş “televizyona çıkıp tartışalım“ davetini tekrarladıkça, fobi büyüdü ve bugünlere geldi…

ÇEKİM ALANI DIŞINDAN MUHALEFETE “FRANSIZ“

Tabii ki, bütün bunlar durup dururken, nedensiz yere olmuyordu!

CHP ve MHP onu kötü alıştırmıştır/alıştırmışlar. Bir kere kendi çekim alanı içinden muhalefete alışmış!

Çünkü o alanda lafı evirip çevirmek, yuvarlamak, polemiğe girmek kolaydır. Ama muhalefet bu alan dışından, cepheden olunca, ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırıyor ve zorlanıyor. O zaman da siyaset yerini tehdit ve şantaja, saldırıya bırakıyor…

Siz hiç günümüz dünyasında bir muhalefet liderinin tartışma davetinden fellik fellik kaçan bir “Cihan Lideri“ gördünüz mü?

Eǧer bugün varsa, bu işkembe için işkembeden “gazeteci ve yorumcu“ bolluğunun sayesindedir…

Bugüne kadar bu açığını başka şeylerle,tehdit/şantaj/saldırı/yaftalama ile kapatmaya çalıştı/çalıșıyor.

Örneğin bir ara bu aymazların alayı S. Demirtaş’ın Kobane ile dayanışma, IŞİD ve ortaklarını protesto çağrısını dillerine pelesenk yapmıştı: “Önce ölen 50 kişinin hesabını ver“ diye! Sanki göstericiler birbirini öldürmüştü.
Oysa ölenler de, öldürenler de belliydi.

Bir şeyi şimdi çok merak ediyorum: 15 Temmuz gecesi “sokağa çıkın“ çağrısı ile 50 değil, 240 şehit yüzlerce insan öldü, binlercesi yaralandı. Çağın/çağların utançı olan “hainler mezarlığı“na gömülenler/linç edilenler/kafası kesilenler bu sayıya dahil değildir. Çünkü sayıyı bilmiyoruz…

Acaba bunu nasıl izah edecekler, bunun hesabını kim, nasıl verecektir? Evet, kendinize yapılmasını istemiyorsanız, başkalarına da yapmayın! Bakın ne zaman ne olacağı hiç belli olmuyor…

Peki bu işin sonu ne olacak, bütün bir ömrü bu fobi ile mi geçecektir?

Bir ara bir vekil “gelin beraber doktora götürelim“ demişti.

Bilmiyorum, bir çare olur mu acaba?

Ama doktor da dese dese “bu fobinin çaresi demokrasidir. Bu yüzden sizin önce bu kafayı/zihniyeti değiştirmeniz lazım, sonrasına bakarız. Yoksa Allah geçinden versin, bu fobi sizi kalpten götürür“ der…

Eǧer demezse, sizce ne der?

Ahmet Soylemez
Ahmet Soylemez

Önceki

Yaşama Bir İhtimal Bırakılmış Mıdır?

Sonraki

Her dönemin egemenlerinin avı ''cadı avı''