JineolojiPolitika

Tanrıçalaşan Kadınlar…

Bazı anlar olur kendini Zagros’un dağ silsilesinden Toroslara bırakırsın. Geçmişe gidip eski çağ insanların nasıl yaşadıklarını görebilmeyi umut edersin… Ya da arkeolojinin keşfetmediği bir mağaraya girip ilk çağ insanlarının o mağaralarda nasıl iz bıraktıklarını hayal edersin. Tarihi yaşamak, anlamak, anlam biçmek bir borç bilme arayışını hissetmek gibidir. İşte tarih göz kapaklarını kapatıp geçmişi an be an hissetmek, yaşamak ve empati kurmak demektir.

İnsancıl olma özelliğimizi yitirdiğimizden bu yana binler ve asırlar geçti. Ama hâlâ zihinlerimizi çağrıştıran ve yitirmediğimiz bir iyi tarafımız var. İlk yerleşik topluluklar bir sonraki uygarlığın özlemi oldu. Daha sonra neolitik dediğimiz toplum bizim özlem kaynağımız…

Var olan istila, gasp, yok etme gibi baskın erk zihniyeti sonucunda açığa çıkan ve sapma olarak yazıya dökülen bu zihinsel sapma bir hastalık olarak ortaya çıktığında, anladık ki bu bir hastalıktır ve bu hastalığın tek tedavisi de ana tanrıça kültürünün tekrardan yaşatılması ve benimsenmesi ile mümkündür. Ana tanrıça dediğimiz kültür toplumsal belleğimizi şekillendiren, adalet arayışımızı güçlendiren kültürdür. Belki de bu özelliğimizi yitirmediğimizdendir ki hâlâ insan olma riayetinden ısrar ediyoruz.

Yoksa başka türlü nasıl olabilirdi  ki…

Geçmişimizden günümüze bizlere aktarılan izler “biz buralarda yaşadık ve vardık” düşüncesiyle bırakılan o el izleri insan olmanın bir var olma ispatıydı. Ama zararsızdı, şiddet ve savaş yoktu. Mülkiyet’e dayalı yabancı olan bir topluluklar tarihi vardı. Fakat bugün bırakılan izler, insanlığımızdan utanacak kadar ismini bile telaffuz edemeyeceğimiz izlerdendi. Zor ve şiddetten beslenen zihinsel çöküş, neolitik dönemin birikimlerinden beslenerek ilk icraatını gasp ile sonuçlandırdı. Üreten ana tanrıça nereden bilebilirdi ki zamanın birinde ona cadı ve şeytan olarak tarihin sonraki sayfalarında yer verileceği…

Bütün savaşların kurbanıdır kadın. Acısını kendisinden başkası bilmez, hissetmez. Sümerlerde bir atasözü var der ki; “insanlar ilkin doğayı kırbaçladı, yetmedi kendini kırbaçladı.” Kadın toplumsal değişimin kültürel birikimidir. Kadın sahip olma değil, ait olduğu toprağın rengidir. Doğal toplumun kültürel zenginliğinde, kadında sahip olma hissinin olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Sadece ait olduğu yerin doğal toplum olduğunu belirtmek gerekir. Kastedilen ait olma ise, kadının doğa ile eş değer olmasıdır. Doğayı en iyi anlayan ve özüne sadık olan kadındır. Baharda filizlenen bitkilerin anasıdır.

Rengini doğadan almış, doğa ile barışık olan ana tanrıça kültü zamanla erkeğin zor kullanmasıyla el değiştirir. Zihinsel çöküş anlamına gelen bu süreçte, erkek egemenlikli bireyin zamanla kendi cinsine hükmetmeyi geliştirmesine sebep olmuştur. Doğal toplumda doğaya hükmetmek kadına hükmetmekle eş değerdir. Bu tam anlamıyla kadına karşı bir tecavüz anlamındadır. Çünkü kadın her şeyin doğal olanını temsil ederken erkek ise doğaya hükmetmeyi esas almıştır. Sapma olarak bilinen bu çıkış daha sonraları kadının yaşam alanlarını bir bütün yok etmiştir. Mitolojilerde kadındaki altıncı hissin gelişkinliğinden dolayı olabilecekleri hissetme, oluşacak doğal afetlerin önüne geçebilme yönü görülebiliyor. Demek ki doğal tolum demek ancak kadın ile mümkündür.

Doğal olmak kadının özüdür. Yaşanılabilinir yaşamın asıl kaynağıdır. Tarihin bir ayıbı olarak kadının sürüklenip bu aşamaya ulaşması bir insanlık utancıdır. Bu utançtan kurtulmak herkesin görevidir. Bu çerçeveden bakıldığında kadının bugün geldiği nokta tarihin bir ayıbı olarak görülmek durumundadır. Kapitalist sistemin güdümünde hareket eden dev sermaye güçleri, elektronik, gıda, mülk, teknoloji gibi reklamlarda ilkin öne çıkardıkları cinsin kadın olduğu bilinir. Kadın onlar için bir metadan öte değildir. Ötekileştirilmiş, köleleştirilmiş kadın sömürgenin sömürgesi olmaktan kurtulamamıştır. Zamanla bunu içselleştiren kadın hem coğrafyada hem de kendi benliğinde kaybolmuş, ataerkil zihniyetten kendini kurtaramamıştır. Bu konuda Kürt Halk Önderi’nin kadın konulu ön açıcı analizleri ve belirlemeleri özelde Kürt kadınının, genelde dünyada kadının rolünün anlam ve önemine ilişkin çok çarpıcı açıklamaları olmuştur. Bu belirlemeleri, “ana tanrıça kültürünün ve toplumsal kültürün ana etkeni kadındır” şeklinde dile getirerek kadının tarihteki rolünün tekrardan tartışılabilir noktaya gelmesine katkı sunmuştur. Bunun önemini sıkça vurgulayan Kürt Halk Önderi kadının doğal toplumdaki rolünün elinden alınmasını “bu bir gasptır, öz den kopuştur” demiştir.

Kadını doğasından koparmak,  doğalında bir ağacı köklerinden koparmaya benzer. Bu benzetmeyi yapmak daha doğru ve gerçekçi olur. Her medeniyet, kültür kendi kökleri üzerinde yeşerir ve kendisini var edebilir. Kadının kültürü de köklüdür; komünal yaşamın kendisidir. Eğer bugün içimizde azıcık bir adalet arayışı varsa onu da kadına borçluyuz.  Özgürlük doğal toplumun sembolüdür. Ana tanrıça kültünün vazgeçilmez en önemli yanı özgür birey, özgür irade olmayı esas alır. Bu doğal toplumun temel kültürüdür. George Bernard Shaw  der ki; “Özgürlük sorumluluk altına girmektir, bu yüzden birçok insan ondan korkar.” Kadının mücadelesi en anlamlı, en onurlu mücadeledir. Bu çerçeveden bakıldığında kadın kadar cesaretli kimseler görünmüyor. Yani kadın bin yılların baskısı altında, süregelen erkek zihniyetinin kurbanı olmaktan her ne kadar kendisini arındıramamış olsa da Rojava devrimi şahsında bunun mücadelesini vererek büyük bir yüreklilikle buna öncülük ettiği bilinir.

Ayrıca Kürdistan dağları adeta direnen kadının yuvası ve deryası olmuştur. Bütün bu baskı unsurlarına rağmen 21. yüzyılda savaşan kadın görüldüğünde yeniden bir umudun Kürdistan kadınında yeşerdiğini görmek mümkün olmaktadır. Aslında verilen mücadele doğal toplumdaki üreten ana tanrıçanın giderek elinden alınan doğasını geri alma mücadelesidir.
Tarihte olduğu gibi kadın kendi mücadelesinde engel olmak isteyeni tanımamaktadır. Cesaret ve kararlılıkla verilen bu mücadelede  örneğin Hypatia, ilk kadın matematikçidir. M.S. 370-415 yılları arasında yaşamıştır. O dönemin koşullarını anlamakta yarar var. İskenderiye’de bilim karşıtı Hristiyan merkezli saldırıların geliştirilmesi esnasında yaşamından olan Hypatia adını matematikçi, filozof ve astronom olarak tarihe yazdıracak kadar zeki bir kadındır. Kırk beş yaşındayken bu dünyadan göçüp giden İskenderiyeli Hypatia’nın tam da Hristiyanlık inancının güçlendiği, bilim ve matematiğin gerilediği bir dönemde yaşıyor olması, onun Hıristiyan dogmaya adeta savaş açan kişi olarak bilinmesini sağlar. Kadın, yaratıcılığı, bereketi ile tarihte anlatılırken günümüzde ise adeta işlevsiz bir meta olarak görülmüş, sanki kaderiymiş, buna razı olacakmış gibi bir algı yaratılmıştır. Oysaki bilge insanın bu konuda “erkeğin özgürlüğü kadının özgürlüğünden geçer” belirlemesindeki vurgusu oldukça anlamlı ve yerinde bir belirlemedir. Bu çerçevede ihtiyacımız olan özgürlüğü almanın temel koşulu ancak kadının onursal değerlerinin yaşatılması ile mümkündür. Baskı aracı olmaktan kendini arındırmayan egemen zihniyetin temsilcisi, tekçi ve totaliter zihniyet kaybetmeye mahkumdur.  Pericles’in dediği gibi; “Mutluluğun sırrı özgürlüktür, özgürlüğün sırrı ise yürekliliktir.”
Renksiz, mutsuz, bir dünyaya doğru gitmek istemiyorsan doğal toplum değerlerine sahip çık…

 

Deniz Babir
Deniz Babir

Önceki

İnadına Özgür Basın İnadına Özgür Gündem

Sonraki

İktidar A.Ş.