PolitikaRöportaj/Söyleşi

‘Ey insanlar bana bakın size şimdi bir şey anlatacağım’ ‘Üstelik bir kadın olarak’

Röportaj: Reyhan Hacıoğlu – Elif Aydoğmuş

‘Bu ülkede kadın olarak yaşamak başlı başına çok zor ama bir de sanatçı olarak kadın olmak iki kat daha zor bir şey. Sahneye çıkıp diyorum ki, ‘Ey insanlar bana bakın size şimdi bir şey anlatacağım üstelik bir kadın olarak anlatacağım’ diyerek sanatın özgürlük alanı olduğunu söylüyor Julide Kural ve ekliyor: Kendin olabilmenin, gerçekleri dile getirmenin bedel gerektirdirdiğini ve bunu göze alarak sanat yaptığını…

“Sanat, içinde geleceği barındıran bir silahtır” (Noviembre). Bu yüzden olsa gerek faşizmin kendini ilk hissettirdiği alanlardan birisi de sanat oluyor. Sanatsal özgürlüğün ve üretimin bittiği yerde en yüksek perdeden faşizm kendi oyununu sahneler. Sanatın ve sanatçının en çok baskı, sansür ve otosansür uygulamalarına maruz kaldığı ülkelerden birisi de Türkiye. Sanatçıların söyledikleri sözlerin sanatının önüne geçtiği ve bu yüzden hedef gösterildikleri, işsiz bırakıldıkları koşullarda sanatçı olmak ve hissettiği gerçekleri dile getirmek de ne yazık ki bedel isteyen bir sürece dönüşmüş durumda. Jülide Kural da kadınca duruşu, sanatçı kişiliği ve muhalifliği ile “öteki” olmayı göze almış ve “Benim işim bu ve ben oyuncu olmayı, hissettiklerimi söylemeyi seviyorum. Bu yüzden bedeli ne olursa olsun işimi yapacağım” diyenlerden. Sinema ve tiyatro oyuncusu Jülide Kural’la Türkiye’de “özgür” sanatı, sanatçı olmayı, kadın olmayı ve medyanın kadına biçtiği rolü konuştuk.

*Türkiye’de sanatçı olma sorumluluğu ya da zorluğu nedir?

Türkiye’de görünenin ötesindeki gerçeği arayan bir insan olarak yaşamak kendi başına zaten çok zorlu, bunun ağır bedelleri var. Sanat doğası gereği muhalif olduğu için bireylere hayır deme, bir şeyleri değiştirme, dönüştürme hedefi üzerinden insanın aslında ruhunun derinliklerinde olup biteni merak eden bir yapı olduğu için sanatçı olmak dünya meselelerinden çok uzak olmamayı beraberinde getiriyor. Bu ülkede sanatçı olmanın en temel zorluğu bence sanatçının sürekli olarak bir otosansür uygulamak zorunda kalmasıdır. Sanatın en temel kavramı özgürlüktür, sanatı üreten insanlar aslında hep bir özgürlük arayıcısıdır. Ama Türkiye’de her özgürlük talebinin karşısında ağır yaptırımla karşı karşıya kaldığından en baştan sanat üreticileri de ister istemez bu bedelleri göze almak yerine otosansür uygulamaya başlıyor. Bence özgürlük iradi bir varlık olarak insanın kendine hayat konusunda bir sorumluluk atfedip o sorumluluk için tüm engelleri aşabilme gücüne sahip olmasıdır. O yüzden Türkiye’de sanatçı olmak ağır bedelleri göze almaktır. Bu nedenle sanat üretirken göze aldığım şeyler inandıklarım oluyor. Sansürsüz yürümeye çalışıyorum, bunlar kolay değil ancak özgürlük kavramının kendisi de kolay olmayan yolu seçmek anlamına gelir.

*Otosansür sanatı öldürmüyor mu? Türkiye’de görünen tabloda sanat üretiliyor mu sizce?

Aslında Türkiye’de sanat üretebilmek için çok materyal var. Çünkü sanat aslında çatışmanın, çelişkinin olduğu yerlerde mesela ağır sınıfsal çatışmaların olduğu ya da ağır insan hakları ihlallerinin olduğu ya da büyük baskıların olduğu yerlerde doğma olasılığı her zaman daha yüksek. Şu anda da Türkiye’de ağır bir baskılanma dönemi var, her alanda hissettiğimiz. Ve bu dönemde oluşturulabilecek sanatsal bazı üretimler daha kalıcı olacak diye düşünüyorum. Mesela bu gün hala Yılmaz Güney sinemasından bahsediyorsak, onun çelişkilere parmak basmasıyla, yaşadığı dönemdeki hayatın ona değmesi ile kendi toprağından gelen konuyu vizörünün arkasından kameradan yansıtabilmesiyledir bu. Bugün için de çok fazla çelişki var, henüz daha yeterince kendi can suyunu bulamıyor olabilir ama bütün bu verilerin toplamında bir dönüşüm oluşturabileceğini ve buradan kalıcı şeylerin çıkabileceğin düşünüyorum. Mesela İstanbul’da birçok küçük alanda çok az olanaklarla tiyatro yapmaya çalışan insanlar var. Küçük gibi görünebilir ama kalıcı olan tam da sanatı götürebiliyor olmak. Bunu genişletmemiz gerekiyor. Türkiye’de onurlu yaşamak nasıl zorsa sanat yapmak da öyle zor. Bir gün şunu tartışmak istiyorum artık, sanatın bu kadar çok reel hayatla tartışmak yerine sanatın kendisini tartışabileceğimiz günleri umut ediyorum.

*Sanat algımızda bir problem mi var? Çünkü sanatçı topluma dokununca hedef gösteriliyor. Ve bu “hedef göstermelerde” sanatçılar arasında sizce yeterince dayanışma var mı?

Sanatın ana kaynağı hayattır. Yani hayattan bağımsızlaşmış bir sanat, sanat olmaktan çıkar. Bütün büyük yazarlar illa politik olarak aynı fikirde olmamız gerekmez ama mesela Dostoyevski tam da hayatın göbeğinden yazar. Sanat bizim ülkemizde hep uzaktaki birileri için oluşturulmuştur. Bunun tersini yapanlar yani hayat için söz söyleyenler, üstelik söyledikleri sözü kendi sanatlarına taşıyan insanlar her zaman dışlanmıştır, işsiz bırakılmıştır, her türlü baskıya uğramıştır. Şimdi de aynı şey oluyor. Biz de bunun karşısında sanatın tam da muhalif niteliğini, hayattaki çelişkilerden aldığını bir kez daha söyleyip orada duran sanatçılar olarak direnmeye devam edeceğiz.

‘Sanatın tahammül edemediği şey yalandır’

Büyük bir dayanışma ağı olamıyor sanatsal alanda, çünkü insanlar maddi rahatlıklarını kaybetmek istemiyorlar. Bu ne kadar gerçek anlamda sanat üreticisi oluşturur onu bilmiyorum. Sanatın en tahammül edemediği şey yalan söylemektir. Sanat insanı tam da gerçekten yakaladığı zaman kendini tarif etmiş oluyor. O yüzden sanatçı hep özgürleşmek ister. Ama özgürlük yalan söylemediğinde mümkün olan bir şey. Kendi ülkende insanlar ölürken, aç kalırken, işkencelerde bedenleri parçalanırken bunları görmezden geliyorsan, bunlar yokmuş gibi davranıyorsan sanat yapıyorum diyemezsin. Eğer bunu yapıyorsan muhalif olmak zorundasın, eğer muhalifsen bedel ödemek zorundasın, bedel ödemeyi göze aldığında da maalesef dışlanıyorsun ama bunu da bilerek yaşayacaksın. Ben yaklaşık 34 yıldır sanat üretiyorum ve her gün yeniden bu gerçeğe döndüm.

‘Bir gelenek haline getirdim, her yıl olmasa da bir kadın aklıma düştüğünde yapıyorum. Rosa’dan sonra da aklımda bir kadın var. Bir Kürt kadını oynamayı da çok istedim. Sonra zor geldi, o kadar çok Kürt kadını varken onların karşısında bir Kürt kadını oynamak zor geldi.’

*Kadın sanatçı olmanın zorluğu ne bu ülkede?

Bu ülkede kadın olarak yaşamak başlı başına çok zor. Ama tabi bir de sanatçı olarak kadın olmak iki kat daha zor bir şey. Sahneye çıkıp diyorum ki, “Ey insanlar bana bakın size şimdi bir şey anlatacağım üstelik bir kadın olarak anlatacağım.” Üstelik savunduğum şeyleri söylüyorum sahnede.

Dolayısıyla bir kaç katmanlı bir mücadeleyi yürütmek zorunda kalıyorum, kalıyorsunuz. Bu kolay değil, ancak şunu söylemeliyim ki sanatın gücü de bu, belki bir masa başında bir sürü erkeği ikna edemediğim bir yerde sahnede birçok erkeği hiç sözsüz ikna edebilmekte. Belki sadece Jülide olarak politik bir söylev vermek ayrı bir şey ama sahneye çıkıp bir kadın kahramanın ardında sözümü söylüyor olmak çok daha etkili ve kalıcı izler bırakabiliyor. O zaman anladım ki bütün bu bedelleri göze almak çok değerli. Sanat bana, kadınlığıma güç katıyor.

Ben şehir tiyatrosunda sanatçıyım ama aynı zamanda dışarda da yaptığım şeyler oluyor. Orada tamamen seçimler bana ait oluyor. Mesela en son oynadığım Frida Kahlo özellikle seçtiğim bir kadın karakterdi. Ya da daha önce oynadığım Tanya,  Jeanne d’Arc bütün bu kadınlara baktığınızda aslında hepsinin toplamı tarih boyunca hep muhalif olmuş, sözünü söylemekten sakınmamış ve bunun için de bedel ödemesi gerekiyorsa ki ödemiş kadınlar. Ben de şöyle düşündüm: Bu kadınlar boşuna yaşamadılar, yüzyıl sonra da olsa onların seslerini bir başka kadın olarak bir başka ülkede taşımak istiyorum. Benden sonra da birileri farklı yerlerde taşıyacak ve biz böyle çoğalacağız. Sahnede çıplak oluyorum, içimdeki bütün duyguları hiç utanmazcasına, hiçbir kural ve yasa tanımadan açıyorum. Sahne benim özgürlük alanım ve hiç kimse elimden alamaz. Ben tek bir seyirci bulduğunda bile oynayabilirim.

*Oynamak istediğiniz bir rol var mı?

Evet, Rosa Lüksemburg var, oynayacağım. Önümüzdeki sezona onu hazırlıyorum. Seba Kaygusuz yazdı. Yine bir kadının ardından istediklerimi diyeceğim. Bir gelenek haline getirdim, her yıl olmasa da bir kadın aklıma düştüğünde yapıyorum. Rosa’dan sonra da aklımda bir kadın var. Bir Kürt kadını oynamayı da çok istedim. Sonra o kadar çok Kürt kadını varken onların karşısında bir Kürt kadını oynamak zor geldi. Daha uzakta birini aradım.

*Bir yanda Rosa, Frida ve diğer kadınlar, bir yanda da Ortadoğu… Nasıl birlikte yansıtıyorsunuz bu farklılıkları?

Şöyle yapıyorum, oyunları yazdırıyorum yani yazılı bir oyun değil. Bir buradan bir kadın bir de Frida oldu mesela. O da benim. Burada da bir Rosa olacak, bir de başka bir kadın olacak. Aslında baktığında o kadar çok benziyor ki. Çünkü baskı sistemlerine karşı bir kadın olarak direnme biçimleri dünyanın neresinde olursa olsun çok benzer nitelikler taşıyor. Ama şunu da yapıyorum bugünden konuşan bir kişi var sahnede. Dolayısıyla o ikisini tartıştırıyorum. Mesela Rosa’ya soracağım “Sen neden kadın hareketine bu kadar uzak bir noktada durdun” diye, bu eleştiri de var sahnede. Bir kahraman yaratıp o ne derse haklı demiyorum. Hem bugünü tartışmış oluyorum hem de o kadını bugüne taşıyorum. Bugün Türkiye’ye gelseydi Rosa ne görürdü…

*Rosa Türkiye’de yaşananları görecek mi peki?

Popülist bir çizgi beni en korkutan şeydir. Daha çok alkış alırım belki ama yine de kendi estetik algımın altına inmeden yapmak istiyorum sanatımı. Yani sanat bir boşaltım alanı değil bir üretim, düşünme alanı. Benim istediğim insanların Rosa’yı merak etmesi. Ben kendi Rosa’mı anlatacağım ama istiyorum ki insanlar da kendi Rosalarını yaratsınlar.

*Medyanın kadını işleyişini, ötekileştirilen dilini nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında medyada olan, toplumda yaratılmak istenen kadın kimliği. Kadının konuşmayanı, güzel giyineni, mümkün olduğunca evlenip çocuk yapanı. Bunun dışında olanlarsa bir tür ahlak dışı, yok edilmesi gereken, tehlikeli olan bir kadınlar grubu haline getiriliyor. Kadının cinsel bir obje olarak kullanılması meselesinden vazgeçemiyor medya. Bu medyadaki tanım kadının özgürleşmemiş halini her zaman tekrar tekrar altını çizip o şekilde gündeme getiriyor ve iki şey arasında seçime bırakıyor. Ya ailedensin -yani evlenilecek, çocuk yapılabilecek ya da bir magazin figürüsün-. Onun dışında kalan, kendi olabilen, fikri olan, bir erkeğe ihtiyaç duymadan sadece kendi olarak var olabilen kadına da tehlikeli, uzak durulması gereken bir varlık olarak bakılıyor. Bunu yıkmanın tek yolu var, biz kadınların kendini var etmeye devam etmesi.

*Şiddet, istismar, ölümler meşrulaştırılıyor medyada ve korkunç olan da kadına kadın üzerinden mesaj verilmesi. Bu şartlarda kadınlar medyada bu iki seçenek arasında mı bırakılıyor diyorsunuz?

Ciddi bir değişim, dönüşüm, gelişme olamazsa iktidar bu kadar çok kadını baskılamaya, yok etmeye, tacizi, tecavüzü doğallaştırmaya çalışmaz. Ne yazık ki bizim en tehlikeli sınırımız kendi kız kardeşlerimiz, annelerimiz, arkadaşlarımız tarafından bize yöneltilen eleştirilerdir. Bizim değiştirmemiz gerek alan o alan, yani kadının kendi kadınlık kimliğine karşı ihanetini ortadan kaldırmak. Farkına varmadan yaptığı bir şeydir bu, gelenekle yaptığı, 5 bin yıllık o eril ideolojinin ana prensipleriyle yaptığı bir refleks ama ben şöyle düşünüyorum en kolay değişebilecek olan yine de kadınlardır. Bu içeriden bir mücadele ama değiştireceğiz başka yolu yok.

Reyhan Hacıoğlu
Reyhan Hacıoğlu

Önceki

Doğanın İntikamı

Sonraki

Türkiye'yi ancak Öcalan ve PKK kurtarabilir