Politika

Üzerinde sek sek oynadığım taşlar fısıldıyordu: Bizi devlete terk etmeyin

Zuhal Atlan

Sur’da yasağın devam ettiği sokaklarda devlet “ayıbını” brandalarla kapatmıştı. Devletin ayıbının arkasında, o taşlar vardı. Çocukluğumda üzerinde sek sek oynadığım ve her oynadığımda düştüğüm, bacağımı kanattığım ancak tekrardan kalkıp oynadığım taşlar… O taşlar ki üzerine restore yapmaya kıyamadığımız taşlar, o taşlar ki yıllara meydan okuyarak asırlardır ayakta kalmış taşlar… İşte o taşlar; kulağıma fısıldadı; bizi devlete terk etmeyin diye… Belki de kulağıma fısıldayan Rozeri’ndi.

Takvim yaprakları 28 Kasım 2015’i gösteriyordu. Televizyonlar, ajanslar, internet siteleri, radyolar, sosyal medya “son dakika” diye geçiyordu Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin katledilişini. Kimse inanmak istemiyordu aslında Elçi’nin ölümüne. Tekrar tekrar teyit ettiriyordu, televizyonu tekrar tekrar zaplıyor, internet sitelerini, ajansları tekrar tekrar tıklıyordu. Ama, nafile çaba… İnanmak istemediğimiz bir şey gerçekleşmişti. Tahir Elçi, bir suikasta kurban gitmiş ve katledilmeden 2 gün önce twitterda, “Diyarbakır’ın simgelerinden Dört Ayaklı Minare’nin ayaklarına silahlı suikast” yazıp altına da fotoğrafını koyduğu o çok sevdiği tarihi Sur’daki Dört Ayaklı Minare’nin önünde katledilmişti.

Elçi’nin katledilmesinin ardından yorumlar, değerlendirmeler derken; daha katledildiği yere olay yeri inceleme gitmeden devlet alelacele, Sur’da “sokağa çıkma yasağı” ilan etti. Devletin tabiriyle ilan edilen “sokağa çıkma yasağı” direnişin büyümesiyle kuşatmaya döndü. Yani; yüzlerce Diyarbakırlı’nın kendini bulduğu tarihi ilçesi Sur’a girmek yasaktı. Sur halkı; demircilerin çekiç sesi yerine top sesi, tarihi Ulu Camii’den okunacak ezan yerine “Teslim olun” sesini duymaya başladı. Tanklarla, toplarla Sur’a girmeye çalışan devlet güçleri direniş karşısında Sur’a girememiş ve giremediği gibi de bazalt taşıyla inşa edilen o güzelim tarih kokan evleri yerle bir etmişti.

Böyle başladı Sur’un “acele kamulaştırma” hikayesi. Ve daha sonra ardından gelen Saray’ın talimatları, iktidarın “vaatleri”. Önce, Başbakan Ahmet Davutoğlu, polis ordusu eşliğinde 1 Nisan 2016 tarihinde geldi Sur’a. Hitap etti “Diyarbakırlılar” dediği polis ve kendi yandaşlarına. Tabii Sur’a el koyma planını açıklamadan geri durmadı. Davutoğlu, Sur’daki güzelim bazalt taşı ile süslenen tarihi, Selçuklu ve Osmanlı mimarisi ile değiştirecekmiş. Ve, sözde Ulu Cami minaresini geçmeyecek şekilde yeni binalar inşa edecekmiş. 

Bir yandan halkın onayını almadan Sur’u gasp eden iktidar, kendi “hayalindeki Sur planını” açıklarken diğer yandan da Saray, talimat veriyordu ‘yıkın Sur’u’ diye. 

Gidip, “temizledik” dediği Sur’da neler yapmışlar bir bakalım dedik. 

Kuşatmanın kalkmasından sonra girdik Sur’a. Daha doğrusu “kontrollü” girdik.  2 arkadaşımla birlikte gittiğim Sur’da, Çift Kapı girişinde kadın ve erkek karışık özel tim polisleri vardı. Durdurup kimlik sordu ve kadın polisten “onay” alınca girebildik kadim Sur’a. 

Sur’a içeri girdiğimiz an; tüm TOMA, akrep, kirpi ve tanklara, “devlet burada” der gibi Türk bayrağı asılmış, köşe başlarında asker ve polis, sanki cephedeymiş gibi kum torbalarından mevziler yapmıştı. Her mevzide de birer Türk bayrağı… Tam bir işgal görüntüsü! Adım adım ilerleyişimizde ve esnaflarıyla ünlü Gazi Caddesi’ne her yaklaştığımızda artmaya başlıyordu “devletin mevzileri”. 

Dükkanlar açık, herkes işinde gücünde, ta 20 yıl önceden kalma, kasetçiler bile yöresel düğün şarkılarını çalıyordu. Ancak, hala vardı eksik bir ses. Çekiç seslerini duyamıyordum. Çünkü; demirciler çarşısının olduğu sokak hala yasaktı. Devlet, “temizlendi” dediği Sur’da kuşatmasını sürdürüyordu. Durdum ve “yasağın” olduğu sokaklara göz attım. Bu sokaklarda devlet “ayıbını” brandalarla kapatmıştı. O an Rozerin’i, Mesut’u, Masum’u,İsa’yı ve “Sur’larını” korumak için AKP’ye direnirken yaşamlarını yitiren nice kadın ve çocuğu düşündüm. Devletin brandalarla kapattığı o “ayıbın” arkasında her birinin gülüşü ve tabi ki  “o taşlar” vardı. Çocukluğumda üzerinde sek sek oynadığım ve her oynadığımda düştüğüm, bacağımı kanattığım ancak tekrardan kalkıp oynadığım taşlar… O taşlar ki üzerine restore yapmaya kıyamadığımız taşlar, o taşlar ki yıllara meydan okuyarak asırlardır ayakta kalmış taşlar… İşte o taşlar; kulağıma fısıldadı; bizi devlete terk etmeyin diye…Belki de kulağıma fısıldayan Rozeri’ndi. 

Özgür Blog
Özgür Blog

Özgür Blog, Özgür Gündem gazetesinin bloğudur. Gündemini özgürce yaz...

Önceki

Pazar ola!

Sonraki

Kılıçdaroğlu Saray'ın önüne yattı